1. YAZARLAR

  2. Seyfullah AYDIN

  3. Kurumsal ve örgütsel oluşumlar...‏
Seyfullah AYDIN

Seyfullah AYDIN

Yazarın Tüm Yazıları >

Kurumsal ve örgütsel oluşumlar...‏

A+A-

Sayın başbakan; çetelerden, derin yapılanmandan ve devlet içinde kümelenmelerden bahsediyor… Ama Bu yapılanmaların nasıl oluştuğundan ve kimler olduğundan bir bahis olmadığı gibi; derinlemesine incelenmede şimdilik yapılmıyor. Tarihte devletler içerisinde bu oluşumlar her dönemde görüldüğü gibi; derin oluşumu olmayan devletler ayakta duramamışlardır. Bu oluşumlar; devlet benimdir, bunun sahibi benim, derlerse; devlet içinde, tehlike teşkil etmeye başlarlar. Kendi varlıklarını devam ettire bilmek içinde, devleti yok etmeyi dahi göze alabilirler. 1960 Askeri darbesinden sonra Türkiye de öyle bir yapı oluştu. Bu oluşum ise, derin yapılanmadan ziyade; derin yapılanmalar ittifakına dönüştü. Yani, kurumsal ve örgütsel feodalite ortaya çıktı. Bu yapılanmalar zaman zaman birbirleriyle mücadele ettiği gibi, bazı oluşumlar; yıllarca sesini çıkarmadan uyutuldular ve birden aktif hale getirildiler. Bunları aktif hale getirmek için düğmeye kimler bastı ki, hiç ummadığın bir anda aktifleştiler? A dan Z ye dünya tarihinden 1960 sonrası oluşum: “28 Mayıs 1960 da Cumhuriyette Nadir Nadi şöyle yazıyordu: ”Türk silahlı kuvvetleri bu şartlar altında devlet idaresine el koyarak patlamasına ramak kalan kardeş kavgasını önlemeyi görev bilmiştir… Yaşasın onun kahraman ve şerefli ordusu.” 1960 darbesiyle, Atatürk’ün kurmuş olduğu Cumhuriyet şekil yönüyle kalsa da içerik yönüyle değişmişti. Türkiye’de yeni bir Cumhuriyet kuruldu ama halk bunun farkında değildi. “Yeni anayasamızın yurdumuza getirdiği en büyük yenilikler, Tanzimat’tan beri gerçekleştirmeye çalıştığımız insan hak ve hürriyetlerini güvenliğe bağlaması, devletin başında bulunan, devleti yöneten kimselere karşı vatandaşı koruması ve iktidarı denetleyici bir takım yeni organlar yaratmasıdır.” (Nadir Nadi, Cumhuriyet, 11 Temmuz 1961) İlk Cumhuriyette bulunan güçler birliği kaldırılmış, güçler ayrımına gidilerek, ülke kurumlar feodalitesine dönüştürülmüştü. Öyle ki, her kurum içerisinde beli daireler oluştu, bu daireler birbirleriyle kavgalı ve rakip halle getirildi. Bazı dairelerin kontrolü, resmen yabancı güçlerin emrine verildi. Daha sonraları ortaya çıktı ki, bazı birimlerin maaşlarının ABD tarafından ödendiği anlaşıldı. “Başbakan Ecevit; 1974 yılında yapılan Kıbrıs çıkarmasından sonra Özel Harp Dairesinin parasının ABD tarafından ödendiğini öğrenince şaşırdı.” Aynen, Birinci Dünya savaşı öncesi, bazı kurumların denetiminin Almanlara verilmesi gibi bir durum ortaya çıktı. Bununla da yetinilmedi, Türkiye’deki dini yapılanmalar da birer feodal beyliklere dönüştürüldü ve birbirleriyle rakip hale getirildi. Cemaatler ve tarikatlar, mümkün olduğu kadar bölümlere ve bölmelere ayrıldı ve önlerine farklı yollar kondu. Gençlik, kamplara ayrıldı ve ideolojik yönden birbirlerine düşman hale getirildi. Türkiye’deki istihbarat örgütleri, birbirleriyle rakip hale geldiği gibi, bu istihbarat örgütleri içerisinde farklı kamplarda farklı oluşumların tohumları atılmaya başlandı. Ayrıca, yabancı ülkelerin istihbarat örgütleri, Türk gençliği üzerinde oynamaya başladılar. “1960 darbesinden sonra TSK’ den 7000’e yakın subay çeşitli nedenlerle ordudan atılmış, generallerin yarıya yakını emekliye sevk edilmiştir. Yapılan subay kıyımı o kadar büyüktiki emekliye sevk parsı bulunamamıştı… NATO komutanı General Norstad, Türkiye’ye gelerek Türk subaylarının emekliye sevk edilmesi için gerekli parayı vermişti.” Fatih Altaylı; NATO olmasa,8 Ocak 1013 Habertürk gazetesi. Ordu içerisinde cuntalar oluştu, aynı gurup içerisinde, birbirlerine rakip guruplar ortaya çıktı. Öyle duruma geldi ki ordu içerisinde kendi mesai arkadaşlarını vuran subayların olduğu iddia edildi. Darbe sırasında Genelkurmay Başkanına yapılan uygulama, Menderes’e yapılanlardan pek de farklı değildi… YENİ ANAYASA VE AP “Yakın geçmişteki acı tecrübelere bakarak tek parti iktidarının doğurabileceği tehlikeleri önlemek isteyenler AP’nin önüne birkaç büyük baraj kurmuşlardı. Nispi sisteme dayanan yeni seçim kanunu, küçük partilere yaşayıp gelişme imkânı tanıyordu. Bu imkândan yararlanarak iki büyük partinin yanı sıra seçimlere katılan dört ufak parti, halk partisi muhalefete geçtiği takdirde AP’yi tek başına iktidara gelmekten alıkoyabilecek sanılıyordu. Bu imkânı kuvvetlendirmek amacıyla sekiz on ay önce seçim Kanunu’nda bir değişiklik yapılmış, ulusal artık usulü bulunarak küçük partilerin daha da güçlenmesine yardım edilmek istenmişti. Bu koşullar altında seçimlere giren AP, sırtında bir çuval yükle yarışa kalkışmış bir atlette benzetilebilir. Fakat her şeye rağmen seçmen çoğunluğu bu partiyi tutmuş ve önündeki bütün engelleri yıkarak ona iktidar kapısını açmıştır…” (Nadir Nadi, Cumhuriyet, 12 Ekim 1965) Cumhuriyetin ilk yıllarında oluşan hâkim zümrenin, demokratik yolla iktidara gelmesi mümkün değildi. 1924 anayasası seçilmişlere büyük imkânlar tanıyordu, fakat 1960 anayasası atanmışlara ve zorlamayla oluşturulmuş feodal yapıyı ön plana çıkarıyordu. Atanmışlar ve feodal beyler, daha etkin hale gelmiş oldular. Sayın Demirel, ekser çoğunlukla iktidara gelse de, ülkede bazı ekonomik yatırımların haricinde bir başarı elde edemedi. Demirel; “Bu anayasayla ülke yönetilmez.” dedi ve gerçekten ülkeyi yönetemedi. Kurmuş olduğu hükümet, kendi partisinin milletvekilleri tarafından iktidardan düşürüldü. Böylece Demirel hükümetleri, topal ördek durumundan ileri gidemedi. 1960 anayasasıyla oluşturulmuş bulunan yeni yapı, Demirel’in elini ve ayağını bağlamıştı. Demirel hükümeti döneminde, Anadolu’daki esnaf kesimi palazlanmaya başladı. Kökleşmiş geleneksel zengin zümre, bundan rahatsızlık duydu. Ordudaki bazı cunta grupları harekete geçti ve bazı gençlik örgütleriyle el ele vererek, farklı sulara demir atmak istediler. Bu grup, ordu içerisinde 9 Mart’ta darbe yapacak duruma geldi, fakat 12 Mart’ta kendilerini Ziverbey köşkünde buldular. Ecevit’in, CHP’si ve Erbakan’ın MSP’si, 12 Mart sonrası Türkiye’de iktidarı ele aldı, Sağ blok’un tek başına iktidara gelmesi engellendiği gibi sağ blokta yeni güç odakları da oluşturulmuş oldu. MHP ve MSP, AP’si tabanından oy almaya başladılar. Ayrıca DP adıyla kurulan parti, daha önce AP’sini zafiyete uğratmıştı. Ara dönem sonrası kurulan iki başlı hükümet, Batı Devletlerine göre hoş olmayan bir işe kalkıştı ve Kıbrıs’a çıkarma yaptı. 1974 Kıbrıs Hareketi sonrası, Türkiye’nin kontrol dışına çıktığına kanaat getiren dünyanın efendileri, Türkiye’deki yapıyla yeniden ilgilenmeye başladılar. “Kıbrıs sorunu dolayısıyla, bütün dünya önünde, günden güne itildiğimiz yalnızlığın, ülkemize yeni sorunlar açacağı belliydi. Uluslararası güçlerin, Türkiye’yi bir yalnızlığın girdabına sürükledikten sonra, bazı ödünleri benimsetmek istemeleri doğaldır. Bu uluslar arası güçler; Amerika’dır, Dr. Kissinger’dir, Pantagon Generalleri’dir, NATO Genel Sekreteri’dir, CIA’dir.” (Uğur Mumcu, Cumhuriyet,26 Ekim 1975) Batı bunu istemiyordu. Bu hareket Batı nezdinde ikinci bir, 6–7 Eylül vakası gibiydi. 1960 sonrası oluşturulan feodal yapı ve yabancı derin güçler devreye girdi ve Türkiye anarşik bir ortama tekrar sürüklendi. “Kimdir bu adamlar? Çılgın mıdır? Sapık mı? Arada bir Amerika’da görüldüğü gibi otomatik tüfekle dam üstüne çıkıp önlerine geleni tarayan ruh hastaları mı? … Doğrudur, yanlıştır. Şimdilik bilinmiyor. Bir gün mutlaka anlaşılacak. Ama DİSK’in mitingine zorla, DİSK’e rağmen girmeye kalkan o karanlık grubun içinden de atılmış olsa ilk kurşun, mutlaka provokatör kurşundur… Gerisini planlamış olmaya gerek yok.” (Altan Öymen, Cumhuriyet,3 Mayıs 1977) Ülke ikiye ve üçe hata daha fazlasına bölündü. Bu bölünmeler, kurumları da kapsamaya başladı. Orduda, eğitimde, sendikada, gençlikte ve tüm Türkiye’de bölünmeler ve tertipler görülüyordu. Öyle ki, bazı kurumlar ve oluşumlar yabancıların denetimine geçmiş gibiydi, aynı silahla karşı guruptan insanlar öldürüldüğü gibi önemli şahsiyetlere suikastlar düzenlenerek, toplum galeyana getirilmek isteniyordu. TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu Başkanı Nimet Baş(14 Aralık 12 2012): “Algıladığımız odur ki, kesinlikle bütün bu olanlar, siyasî suikastlar, cinayetler ve karanlık olayların her biri, birtakım kozmik odalarda üretilen psikolojik harbin unsurlarıdır. Toplumda ayrıştırıcı şekilde tetiklenmiş ve kullanılmıştır.” Aynı kurumların içerisindeki insanların birbirlerine güveni kalmamıştı ve insanlar düşman haline gelmişlerdi. Mezhep çatışmaları hızlanıyor ve toplu katliamlar yapılıyordu. Ülkede tekrar bir darbe ortamı oluştu, “Bir gece ansızın gelebiliriz”, şarkıları söylenmeye başlandı. Ve bir gece ansızın değil, göstere göstere geldiler. Öyle ki halk darbecileri kurtarıcı olarak karşıladı. Güdümlü bir darbe geldi ve 12’den vurdu. Baharda değil de, sonbaharda, nice baharları, kışa çevirdi. Ölen de, öldürülen de, yok olan da bizim çocuklarımızdı. İktidar, için evlatlarını yok eden, iktidar hırsı yani güdümlü iktidarlar, güdümlü bombalar, hep on ikiden vuruyorlardı. Bu konuyu, Daha önce Gazete Güncel’de yayınlanmış bir yazımla bitirmek istiyorum: “Anadolu insanı; DP iktidarından sonra, şehirlere göç etmeye başladı ve çocuklarını okutmak istedi; göç etmeyenlerse çocuklarının okuması için çeşitli fedakârlıklarda bulundu. Makûs tarihlerini yenmek, Osmanlı Devleti’nin, köylüleştirdiği kaderlerini kırmak ve şehirleşmek istiyorlardı; kendilerini değil, çocuklarını kurtarmak istiyorlardı. Onlara göre çocukları okuyacak ve ”büyük adam olacaktı” Kırsal kesim çocuklarının okuması; “Erk” sahiplerini rahatsız etmeye başladı. Birileri; okullara, yurtlara, otellere, evlere, tezgâhlar kurdular… Önce; “sağ – sol”, diye böldüler… Sonra: Bu çocukları; kamplara, bölümlere, bölmelere ve hücrelere ayırdılar ve aralarına ideolojik düşmanlık soktular. El ele tutuşup; gezecekleri ve birbirlerinin gözlerinin içine bakarak şiir okuyacakları çağlarda; Ellerine silah, Koltuklarına sopa, Ceplerine bıçak koydular; birbirleriyle vuruşturdular. Günleri kavgalarla, yılları kayıplarla geçti. Ve 12 Eylülde bu çocukları; 12 den vurdular… Anaların gözyaşları, babaların hüsranları kardeşlerin şaşkınlıkları… Yıkılan hayaller, yok olan umutlar… Bunlar yetmiyormuş gibi bir de suçlu ilan edildiler. Bu tezgâhı; devleti baba bilen Anadolu çocuklarına kimler kurmuşlardı? Sorunun cevabı, darbenin oluşumunda saklı; 12 Eylül öncesi bir başka Demirel’in ifadesiyle; ” Olgunlaşmasını beklediler”. Olgunlaşmada kasıt; gençlerin ölmesiydi… Dün! 12 Eylül’den sonra Cunta’nın değirmenine su taşıyanlar; yardım ve yataklık yapanlar… İşkence yaparak, hazır dosyaları gençlerin ellerine vererek içeri tıkanlar. Korkmadan çekinmeden; kalem kıranlar… Cunta’cıların verdikleri görevleri; “baş üstüne”, diyerek yapanlar… Cunta’ya methiye dizerek fetva verenler… Cunta’cılarla kol kola girerek gezenler… % 92 ile Cunta anayasasına “evet”,diyerek yıllarca; cuntanın Anayasa’sıyla bu ülkede yaşamayı kabul edenler… Bugün! İse, ellerine şapkalarını alarak; cuntaya bayrak, açan sahte kahramanlar… Selam olsun sizlere… Şimdi işkence öykülerini, dinlediğiniz insanların; çileli hayatları karşısında… Acaba vidanızla baş başa kaldığınızda rahat mısınız?””

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.