Bu ülkenin eğer bir hafızası olsaydı, banker vurgunundan sonra fon soygununa yakalanmazdı…
Aslında mesele şu: Kimse kimseyi kandırmıyor. Tamahkarla sahtekar aynı ortak çıkarda buluşuyor o kadar…
Foncular milyarlarca doları çalıp yurtdışına kaçırdılar. Ne yani onların çaldıkları para, şimdi Hazine üstünden birilerine mi ödenecek?
Adını sanını duymadığı bir şirketten bir milyon liralık kağıt alan ve tam bir hafta sonra beş yüz bin lira kazanan o uyanık, hiç mi kendine sormadı: Bu nasıl bir dünya?”
Hangi ara biz böyle bir toplum olduk. Resmen dolandırıcımıza aşık oluyoruz, peşinden koşuyoruz.
Bankerlerin varisi foncular!
Seksenli yıllarda, Türkiye’yi kasıp kavuran banker furyası vardı.
Haftalığı aylığı yıllığı geçtik…
Gecelik faiz verirlerdi.
Öyle cazip miktarlar sunarlardı ki, binlerce on binlerce insan, bırakın elindeki avucundakini…
Evini, arabasını, arsasını hatta ekmek teknesini satıp bu bankerlere yatırırlardı.
Çünkü çok yüksek kazanç taahhüt ediyordu!
Ramak kalmıştı ki, o koskoca bankalar kepenk indirecekti.
Bu bankerlerin çoğunun öyle devasa binaları filan yoktu.
Üç odalı bir ofis, bir sekreter bir de gelen paraları çuvallara dolduran biri olurdu!
Bunların en ünlüsü, en büyüğü de Cevher Özdendi… Namı diğer Banker Kastelli…
O yıllarda Türkiye, nasıl bir akıl tutulmasına yakalanmıştıysa…
Kimse çıkıp esaslı biçimde şu soruyu sormuyordu:
“Birader, bu adam bir gecede hangi karlı ticareti yapıyor ki bize bu miktarda gecelik faiz veriyor?”
Yok; o soru sorulmadı hiç…
Çünkü: Tamahkarla sahtekar aynı kavşakta buluşuyordu!
Tamahkar bir koyup on almak istiyor. Sahtekar da tamahkarın bu açgözlülüğünü kendine avantaj haline getiriyor.
…
Oysa…
O muhteşem temsili aslında herkes biliyordu.
Neydi o temsil?
Kedi farenin yanına gelir ve şöyle bir teklifte bulunur:
Fare kardeş, o delikten çık şu deliğe gir sana bir kalıp peynir vereyim.
Fare iki delik arasındaki mesafeye bakar, çok ama çok kısa…
Fakat ödül ise olmadığı kadar büyük…
Belki dinlediği nasihatlerden belki de bireysel tecrübelerinden olacak ki…
Kediye şöyle der fare:
“Kedi kardeş, zahmeti az mükafatı büyük işlerin sonunda mutlaka bir tuzak vardır.”
…
Bankerler ve bankerlere kaptırılan paralar yüzünden, Türkiye o yıllarda adam akıllı iktisadi deprem yaşadı.
Bankerlerin ticari faaliyetleri için devlet garantisi yoktu.
Yani devlet, o adamların kefili değildi ki çaldıkları parayı mağdurlara ödesin.
Binlerce yuva dağıldı, yüzlerce kimse intihar etti…
Bankerlerin çoğu zaten yurtdışına tüymüştü.
Geriye bir masa dört iskemle kalmıştı.
İlyas Salman ve Şener Şen yıllar sonra bunun filmini yapmıştı:
“Banker Bilo”
O film, çıplak gerçeğin beyaz perdeye olduğu gibi yansıtılmasıydı.
Buna rağmen…
O bankerli yıllardan sonra da bu ülke, yüzlerce binlerce benzer dolandırıcılığa, vurguna tanık oldu.
Tıpkı günümüzde olduğu gibi…
…
Öyle balık hafızalı bir milletiz ki…
Kimse kendisine atılan kazığın yasını uzun süre tutmuyor!
Misal…
Doksanlı yıllarda da Cem Uzan diye bir kalpazan çıktı ortaya…
Bankası vardı, cep telefonu şirketi, gazetesi-televizyonu, çimento fabrikaları vardı.
Rahmetli Özal’ın oğlu Ahmet’i de yanına alıp piyasayı hallaç pamuğu gibi atıyordu!
Parti bile kurdu. Girdiği ilk seçimde de yüzde yedinin üzerinde oy aldı.
Bankasının adı İmar Bankası’ydı.
Esasında yıkım bankasıydı da, kimse farkında değildi.
“Gecelik repo” diye bir şey uydurdu.
Yüz binlerce insanın, bugün ki rakamlarla yüzlerce milyarını cebellezi etti.
Kardeşi de Cem de hala firarda…
…
Velhasıl, vagonlar dolusu örnekler var.
Merhum Akif, tamamen başka bir mesele için demiş, ama bu yazının konusuna da denk düşüyor o dizeler:
“Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?
'Tarih'i 'tekerrür' diye tarif ediyorlar;
Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?"
Her halinden embesil biri olduğu belli olan “Tosuncuk” namında bir delikanlı, daha üç beş yıl önce bu ülkede binlerce insanı kandırıp, milyarlarına konmamış mıydı?
Dedik ya…
Vagonlar dolusu örnek var.
Yani kimse, “Biz daha önce böyle bir tecrübe yaşamamıştık ki, üç kağıtçıyla düzgün olanı ayırabilelim” diyemez.
Daha konforlu bir hayat, ultra lüks yaşam, bulutlar üstünde özel jetlerde şampanyalar patlatmak, her biri yüz milyon lira değerindeki arabalara binmek ve milyarlık yatlarda kıyılarda partiler vermek…
Bütün bunların tamamı helal ticaretle ve alın teriyle kazanılan paralarla olmaz.
Adamın ticari geçmişi tamı tamına beş yıl…
Ama sadece yurtdışına kaçırdığı para yüzlerce milyon dolar.
Bunu kim, nasıl izah edebilir ki…
Birader uzağa gitme, daha dün “Vanlı Kara Haydar” denilen sahte kabadayının iki aracında tamı tamına bir milyar para bulundu.
Savcılıkta beyan ettiği aylık geliri ise, 70 bin lira!
…
Gelelim bu fon vurgununa…
Kaç günden beri herkes gibi biz de an be an takip ediyoruz.
Lağım patladı ya…
Kimse burnunu tutmadan dışarı çıkamıyor.
Yüzbinlerce küçük iştirakçi, Borsa’da işlem yapan kimi fonlar üzerinden soyulmuş, çullara oturtulmuş.
Büyük balıklar küçük balıkları ham etmiş yani…
Rakam öyle büyük ki…
Yüzlerce milyar dolar diyen de var, trilyonlar diyen de…
Peşinen beyan ederim ki, Borsa’dan zerre miskal anlamam…
Uzmanların ifadelerine dayanarak yorum yapıyorum.
Bir ekonomist bizdeki Borsa’yı tarif ederken şöyle demişti:
“Resmi kumarhane”
Besbelli ki her türlü dalavereye açık…
Küçük balıklara önce yem veriliyor, sonra da yutuluyor.
Kumarhaneler de öyle değil mi?
Siz hiç kumarhaneden çuvallar dolusu parayla çıkanı gördünüz mü?
Anladığım kadarıyla, bu Borsa denilen yer de farklı değil.
Bir ile yüz milyon lirası arası parası olanlar kaybediyor. Bir milyar ile yüz milyar arası parası olanlar da kazanıyor!
Mesele bu kadar basit…
Bazıları kazanın doğurduğuna öyle bir inanmışlar ki, öldüğünü duyunca, şeytana çarpılmışa dönmüşler…
Umuyoruz ki devlet, kimi fonlar üzerinden araklanan o paraları bu milletin sırtına vurmaz.
Şöyle bir örnek verdiler:
Bir kişi Borsa’ya bir milyon lirayla girdi ve adı sanı hiç duyulmamış bir şirketten hisse aldı.
Tam bir hafta sonra o kişiye dediler ki aldığın hisse, öyle değer kazandı ki, senin bir milyonun tam bir buçuk milyon oldu!
Vay be…
Sonra ardı arkası sökün etti…
Onlarca milyar aktı o fonlara…
…
Akıllı kimse, aynı delikten yılana iki kez ısırılmaz…
Evrensel bir kural bu…
Öyle anlıyorum ki bu evrensel kural, bir tek Türkiye için cari değil.
Ne kadar çok kazık yiyorsak doymuyoruz. Daha büyüklerini istiyoruz!
Kimileri salya sümük ağlıyor:
“Devlet bizim paralarımızı versin.”
Yok ya…
Sen o sahte alemde milyonları kazanırken, bir gün aklan geldi mi, “şu kadarını da devlete vereyim.”
Devlet niye bugün sana payanda olsun…
Bankadan birine yirmi bin lira gönderirken, görevli size ahiret soruları soruyor.
Sorsun, bir beis yok da…
Anlamadığım…
O foncular, yüzlerce ve milyarlarca doları yurtdışına kaçırırken sistem neredeydi?
Atı alan Üsküdar’ı geçtikten sonra, kapıları kapatsan kaç para eder?
O foncular adları gibi biliyor ki, en çok üç beş yıl hapis yatıp çıkacağız. Sonra da ver elini İsviçre…
Banka hesaplarında ki yüzlerce milyon dolar ve şatolar onları bekliyor nasılsa!
Sırdaki gelsin…
Borsa’yı unuttuk bile…