Gazete Güncel- Türkiye genelinde basın meslek örgütleri ve halkın haber alma hakkına sahip çıkan yurttaşlar, artan baskılara, engellemelere ve sansür uygulamalarına karşı 24 Ekim Cumartesi günü saat 14.00’te 10 büyükşehirde eş zamanlı olarak alanlara çıkmaya hazırlanıyor. "Haber susmaz, biz de susmayacağız" haykırışıyla Ankara’dan İstanbul’a, Edirne’den Diyarbakır ve Van’a kadar uzanan bu ortak mücadele cephesinde çok net ve düşündürücü bir boşluk göze çarpıyor: Erzurum.
Tarihsel kimliğiyle Milli Mücadele’nin ilk manifestolarının basıldığı, Doğu Anadolu Gazeteciler Cemiyeti (DAGC) ve Erzurum Gazeteciler Cemiyeti (EGC) gibi köklü kurumlara sahip, bünyesindeki Atatürk Üniversitesi İletişim Fakültesi ile her yıl onlarca genç basın emekçisi yetiştiren Erzurum, mesleğin can damarı niteliğindeki bu eylem dalgasında sessizliğe gömülmüş durumda.
Peki, Doğu’nun basın üssü sayılan bir kentte kalemler neden kımıldamıyor, sesler neden yükselmiyor? Bu sessizliği sadece bir "tercih" değil, yapısal bir kriz haline getiren başlıklar şunlar:
1. Resmi İlan ve Kamu Bütçesi Kıskacında İpotekli Gazetecilik
Erzurum’daki yerel yayın organlarının ezici çoğunluğu, bağımsız abone gelirleri veya serbest reklam pastasından mahrum bir ekonomik yapının içinde yaşam mücadelesi veriyor. Basın İlan Kurumu (BİK) aracılığıyla aktarılan resmi ilanlar, valilik ve yerel belediyelerin duyuru bütçeleri, yayın kuruluşlarının tek ayakta kalma arteri durumunda. Hak odaklı bir eylem çağrısına destek vermek veya alanlara çıkmak, yerel gazete sahipleri ve yönetimleri tarafından doğrudan "kamu kaynaklarının kesilmesi ve mali intihar" riski olarak algılanıyor. Ne yazık ki ekonomik bağımlılık, gazetecilik reflekslerinin önüne geçiyor.
2. Cemiyetlerin Hak Arama Değil, Bürokrasiyle Uyum Refleksi
DAGC ve EGC gibi kentin çatı basın kuruluşları, üyelerinin editoryal bağımsızlığını ve sendikal haklarını koruyan mücadeleci birer meslek örgütü olmaktan ziyade; yerel mülki idare, siyaset ve bürokrasiyle "sorunsuz ilişki" yürütmeyi amaçlayan geleneksel temsil mekanizmalarına dönüşmüştür. Bu kurumsal yapıların önceliği hak mücadelesi vermek değil, mevcut iktidar alanlarıyla kurulan dengeyi muhafaza etmektir. Dolayısıyla tabandan veya genç gazetecilerden gelebilecek her türlü eylemsellik niyeti, cemiyetlerin bürokratik ve uzlaşmacı filtrelerinde sönümlenmektedir.
3. "Devlete Karşı Görünmeme" Baskısı ve Güvenlikçi Kaygılar
Muhafazakâr ve milliyetçi hassasiyetlerin oldukça kuvvetli olduğu Erzurum’da sokakta basın açıklaması yapmak veya protesto örgütlemek, hızlıca "asayiş sorunu" veya "marjinal odakların eylemi" şeklinde yaftalanma tehdidi taşır. Bölgedeki Van ve Diyarbakır gibi illerde güçlü bir hak arama ve sokak hafızası bulunurken, Erzurum basını bu toplumsal ve siyasi iklimin yarattığı baskı nedeniyle otosansürü bir savunma kalkanı olarak benimsemiştir.
4. Akademinin Yetiştirdiği Dinamizmin Sahaya Yansıyamaması
Atatürk Üniversitesi İletişim Fakültesi, Türkiye’nin en köklü medya fakültelerinden biri olmasına rağmen, amfilerde öğretilen "kamu adına denetim, ifade özgürlüğü ve sansürle mücadele" ilkeleri kentin yerel medya pratikleriyle buluşamamaktadır. Mezun olan genç muhabirler yerel medyada ya düşük ücretlerle ve güvencesiz çalışmak zorunda kalıp sisteme boyun eğmekte ya da sesini çıkaramayacak bir bağımlılık hiyerarşisinin içinde erimektedir. Kentin entelektüel gücü, yerel medyanın hantallığını dönüştürmeye yetmemektedir.
5. Sendikasızlık, Güvencesizlik ve Yalnızlık
Erzurum sahasında gece gündüz haber kovalayan muhabirlerin, foto muhabirlerinin ve kameramanların arkasında duracak etkin bir sendikal zırh bulunmamaktadır. Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) veya DİSK Basın-İş gibi sendikaların örgütlülüğünün yok denecek kadar az olduğu bir ortamda, tek başına sokağa çıkacak bir muhabirin işsiz kalması, kara listeye alınması işten bile değildir.
"SUSMA, BİR GÜN SIRA SANA DA GELECEK!"
Bugün 10 ilde eş zamanlı olarak yükselecek ses; yalnızca belli başlı büyükşehirlerin değil, Anadolu'nun en ücra köşesinde hakikatin peşinde koşan her bir muhabirin geleceğini savunmaktadır. Sansür Yasası'nın, erişim engellerinin, ekonomik ambargoların ve adliye koridorlarında yıldırma taktiklerinin hedefi yalnızca yaygın medya değildir; yerelde kamu zararlarını, usulsüzlükleri, halkın dertlerini yazmaya kalkışan her yerel gazeteci de aynı tehditle burun burunadır.
Erzurum medyasının "bize dokunmayan yılan bin yaşasın" kolaycılığıyla sergilediği bu suskunluk, mesleğin onurunu korumaktan uzaktır. Unutulmamalıdır ki sansürün ve baskının kurumsallaştığı bir iklimde hiçbir yerel kale dokunulmaz değildir.
Bugün meslektaşlarının haklı çığlığına kulak tıkayan Erzurum basını bilmelidir ki; basın özgürlüğü tümden tükendiğinde, kapısını çalacak bir adalet bulamayacaktır. Çünkü susulan her gün, baskı çemberini daraltmakta ve o kaçınılmaz gerçeği hatırlatmaktadır: Susma, sustukça sıra sana gelecek!