Klavye Başından Sokağa: Gazetecilik Nerede Kayboldu?
Bugün hangi gazetenin kapağını açsanız, hangi haber sitesinin manşetine tıklasanız aynı cümleler, aynı fotoğraflar ve aynı kurgularla karşılaşıyorsunuz. Ajanslardan düşen bültenlerin başlığı değiştiriliyor, birkaç kelimenin yeri oynatılıyor; buna da sektör jargonunda “haber takla attırmak” deniyor. Kimi zaman da dört duvar arasında, internetten derlenen bilgilerle haberin çerçevesi sözde genişletiliyor. Ne yazık ki başta yerel basın olmak üzere medyanın büyük bir kısmı bu tekdüzeliğin girdabına kapılmış durumda. İşin acı tarafı, bu eleştiriyi yöneltirken kendimizi de bu tablonun tamamen dışına koyamıyoruz.
Oysa hafızamızı biraz geriye, 1987’li yıllara sardığımızda bambaşka bir gazetecilik iklimi vardı. Önümüzde tek bir tıkla dünyanın bilgisini seren internet yoktu. Cebimizde akıllı telefonlar değil; omuzlarımızda mekanik fotoğraf makineleri, masalarımızda daktilolar, haber merkezlerinde teleks, telefoto ve sonraları hayatımıza giren faks cihazları vardı. Muhabir olmak kolay iş değildi; emek, sabır ve en önemlisi taban kuvveti isterdi.
Her sabah büro şefimizin başkanlığında gündem toplantısı yapılırdı. Muhabir dediğin o toplantıya eli boş gelmezdi; günün gündemine ek olarak takip edeceği en az iki "özel haber" fikrini sunar, onayını alır ve ofisten çıkardı. Masa başında pineklemek mesleğe ihanet sayılırdı. Önce vilayete gidilir, jandarma ve polis bültenleri titizlikle incelenir, satır aralarında saklanan insan hikâyelerinin izi sürülürdü. Oradan adliyeye geçilir; koridorlarda kulak kabartılır, dikkat çeken bir dava varsa duruşma salonuna girilirdi. Ardından belediyeler, hastaneler gezilirdi. Doktorlarla konuşulur, sıra dışı bir vaka, bölge insanını ilgilendiren bir sağlık sorunu soruşturulurdu. Bir muhabir akşama büroya döndüğünde çantasında en az 3-5 özgün haberle gelirdi.
Rekabet vardı elbet ama mesleki dayanışma ve tatlı bir yoldaşlık da vardı. Milliyet’ten sevgili meslektaşım Kenan Biliz ile az mı haber kovaladık? Zaman zaman sevgili Turgay İpek ile attığımız adımlar, yakaladığımız özel konular dün gibi aklımda.
Peki, geçmişin bu sokak kokan gazeteciliğini bana bugün yeniden hatırlatan ne oldu?
Son zamanlarda yaşımız gereği hastanelere daha sık uğrar oldum. Dışarıda gözlem yapmayı bırakamayan bir muhabir refleksiyle, her adımda hayatın filtresiz yüzüne denk geliyorum. Bir bakıyorsunuz elinde POS cihazıyla vatandaşın iyi niyetini sömüren çağdaş dilenciler türemiş; bir bakıyorsunuz sistemin aksayan yönleri vatandaşın omzuna yük olmuş.
En son Erzurum Şehir Hastanesi’nin önündeki üst geçit dikkatimi çekti. Yıllar önce yapılmış bu yapı, sanki şifa aramaya gelen hasta ve yaşlı insanlara eziyet olsun diye tasarlanmış gibiydi. Basamakları çıkmak bir dert, inmek ayrı bir çile. Biraz dikkatle incelediğimde asansör için yer bırakıldığını ama asansörün konulmasının adeta unutulduğunu fark ettim. Şehir hastanesinden döner dönmez oturdum ve "Erzurum’da Hizmet Değil Fıkra: Şehir Hastanesi Önündeki Üst Geçide Asansör Koymayı Unuttular!" başlığıyla haberleştirdim.
Haber büyük yankı uyandırdı; eleştirenler, hatta hakaret boyutuna vardıranlar oldu. Fakat gelen bir yorum vardı ki benim için meslek hayatımın en kıymetli ödüllerinden biriydi. Saygıdeğer üstadımız Kadir Sabuncuoğlu, haberin altına şu notu düşmüştü:
"Kadir Sabuncuoğlu / 24 Ekim 2026 22:04 - Recep Kapucu seni kutluyorum. 'Gazetecilik işte bu. Böyle yapılır' diyen bir çalışma."
Mesleğin duayeninden gelen bu takdir, içimdeki o eski muhabir ateşini yeniden harlarken, şu soruyu da sormamı zorunlu kıldı: Gazetecilik gerçekten ne zaman monitörlerin parlak ışığına teslim olup sokaktaki tozunu kaybetti?
Tam da bu noktada, medya patronu meslektaşlarıma açık bir çağrıda bulunmak istiyorum:
Genç muhabirlerin çoğu iletişim fakültelerinden büyük ideallerle mezun oluyor. Ancak teoriyle pratik hiçbir zaman bir olmuyor. Fakültelerde öğretilmeyen meslek ahlakını, sokak terbiyesini, haber koklama sezgisini gençlere önce siz öğretin. Onları bilgisayar ekranlarının karşısına kilitleyip ajans kopyacılığına mahkûm etmeyin. Kaldırın o gençleri masa başından, sokağa salın!
Bırakın adliye koridorlarında adaletin nabzını tutsunlar, hastane bahçelerinde vatandaşın derdini dinlesinler, çarşıda-pazarda esnafın feryadına ortak olsunlar. Hayatın aktığı yerde, sokağın içinde nefes alsınlar. Görsünler, sorgulasınlar, araştırsınlar ve kendi imzalarını taşıyan, özgür ve özel haberlerle geri dönsünler.
Çünkü bültenleri herkes yayınlar; ama kamuoyunun vicdanı olan gerçek gazeteciliği sadece sokakta ayakkabısının altını eskitenler yaşatabilir.