Gazete Güncel- Kadim Kentin Görünmeyen Kuşatması: Sermaye, İtibar ve Erzurum’da Mülkiyet Ahlakı
Bir kentin hafızası yalnızca taş binalarında, kulelerinde veya asırlık tabyalarında yaşamaz; o kentin adalet duygusunda, ortak vicdanında ve kamusal alanına gösterdiği saygıda nefes alır. Tarih boyunca bir sınır boyu, bir irade merkezi ve mertliğin simgesi olarak anılan Erzurum, bugün ne yazık ki modern rant ekonomisinin ve denetimsiz ilişkiler ağının en kırılgan sahnelerinden birine dönüşmüş durumda. Sokakta giderek daha yüksek sesle dillendirilen "Parayı veren düdüğü çalıyor" sitemi, basit bir serzenişin ötesinde; itibarın piyasalaşmasına, kamusal alanın işgaline ve liyakatin tasfiyesine karşı yükselen haklı bir toplumsal tepkidir.
Bağışla Gelen Zırh: İtibar Aklama Düzeni
Son yıllarda yerel ölçekte en çok aşınan kavramların başında "hayırseverlik" ve "iş insanı" unvanları geliyor. Geçmişi şaibeli, sermayesinin kaynağı belirsiz figürlerin bir anda kentin en muteber simaları haline getirilmesi tesadüf değildir. Bir okul yaptırmak, spor kulübüne sponsor olmak ya da gösterişli bir organizasyonda bağış çeki kaldırmak; karanlık geçmişlerin üzerini örten kullanışlı bir zırha dönüşüyor.
Nitekim yakın dönemde Gülistan Doku dosyası ve bağlantılı suç örgütü soruşturmaları kapsamında adı geçen Memet Aca örneğinde görüldüğü gibi, dün protokol sıralarında "büyük bağışçı" ve "vizyoner iş insanı" sıfatlarıyla ağırlanan isimlerin, yarın ağır ceza dosyalarının sanığı haline gelmesi bu çelişkiyi çıplak biçimde ortaya koymaktadır. Asıl trajik olan, bu isimlerin kim olduğunu, neyi temsil ettiğini gayet iyi bilen yerel mekanizmaların; gelen paranın kaynağını sorgulamaksızın bu meşruiyet ve aklama zeminini altın tepside sunmasıdır.
Kamusal Alanın Yağması ve Himaye Edilen Hukuksuzluk
Sermayenin ve kayırmacılığın yarattığı tahribat yalnızca sosyal statülerle sınırlı kalmıyor; doğrudan kentin toprağına, caddesine, yeşil alanına sirayet ediyor. Normal şartlarda bir yurttaşın tek bir izinsiz çivi dahi çakamayacağı kamuya ait alanlar, arkasında belirli bir gücü veya "doğru bağlantıları" bulunduranlar tarafından fütursuzca işgal edilebiliyor.
Halkın ortak kullanımında olması gereken bir arsaya kondurulan kaçak bir yapının ya da ranta açılan yeşil alanların, bizzat kenti korumakla yükümlü odaklar tarafından görmezden gelinmesi —hatta yer yer savunulması— mülkiyet ahlakının iflasıdır. Sıradan vatandaş bürokrasinin soğuk yüzüyle karşılaşırken, gücü elinde tutanların kentin dokusunu kemirmesine göz yummak, şehircilik değil düpedüz organize bir göz yumma pratiğidir.
Seyirci Kalanlar ve Tasfiye Edilen Liyakat
Bu tablonun en ağır faturası ise liyakate ve yetişmiş insan kaynağına kesilmektedir. Alın teriyle üreten, emeğiyle var olmaya çalışan, dürüst tüccar ve meslek sahipleri geri plana itilirken; ilişkiler ağını iyi yöneten, parasıyla kapı açtıran kifayetsiz muhterisler kentin karar mekanizmalarına veya prestijli makamlarına taşınmaktadır.
Daha da vahimi, bu süreci izleyenlerin tutumudur:
-
Yerel aktörler ve bürokrasi, kısa vadeli çıkarlar veya çıkar çatışmalarından kaçınma refleksiyle sessizliği tercih ediyor.
-
Sivil toplum ve kanaat önderleri, denetleyici ve uyarıcı rollerini terk edip protokol fotoğrafı verme yarışına giriyor.
-
Kent halkı, yaşananları çaresizce seyrederken adalet duygusunu ve memlekete olan aidiyetini günden güne kaybediyor.
Kadim Şehrin Asıl İhtiyacı
Erzurum, paranın getirdiği cüretle hukukun ve ahlakın askıya alındığı bir tekel kenti olamaz, olmamalıdır. Bir şehirde kimin söz sahibi olacağını, kimin itibar göreceğini banka hesaplarının büyüklüğü veya nüfuz ilişkileri değil; hukuka bağlılık, dürüstlük ve kamu yararına sadakat belirlemelidir.
Erzurum’un üzerindeki bu sis perdesinin dağılması; kamu kaynaklarının ve mülklerinin titizlikle denetlenmesinden, itibar simsarlığına karşı tavizsiz durulmasından ve en önemlisi, olup biteni "böyle gelmiş böyle gider" rehavetiyle seyretmekten vazgeçilmesinden geçiyor. Aksi halde geriye, değerlerini ve toprağını ranta teslim etmiş, yalnızca adı kadim kalmış bir beton yığını kalacaktır.