
Biz nerede yanlış yaptık?
Zaman zaman hepimizin diline yapışan “Bu şehirden bir şey olmaz” söylemi, belki de bu şehir için yapılabilecek en büyük haksızlık. Sevda Güneş yine çok konuşulacak bir yazıyı kaleme aldı...
Zaman zaman hepimizin diline yapışan “Bu şehirden bir şey olmaz” söylemi, belki de bu şehir için yapılabilecek en büyük haksızlık.
İddia ediyorum; bu şehirde yaşayan insanların önemli bir bölümü şehrini tanımıyor, geçmişini bilmiyor. Bu şehrin nereden nereye geldiğinin farkında bile değil...
Erzurum’u sadece 93 Harbi, 23 Temmuz Kongresi ve Cumhuriyet’i kuran şehir kimliğiyle tarif etmek yetmez. Bu şehrin çok daha eski, çok daha güçlü bir hafızası var. Coğrafi konumu itibarıyla üç ülkenin kesişme noktasında bulunan Erzurum, geçmişte ciddi bir kültür ve ticaret merkeziydi.
1970’lere kadar bölge illerinin çok önünde seyreden şehir kimliğini, zamanında burada bulunmuş yabancı seyyah ve yazarların notlarından bugün bile okuyabiliyoruz. Fransız coğrafyacı ve oryantalist Vital-Casimir Cuinet, Osmanlı coğrafyasını anlattığı Asya Türkiyesi adlı eserinde Erzurum’a geniş yer ayırmış. Ve bize 1800’lü yıllardaki Erzurum’u anlatmış.
Şimdi gelin, o 226 yıl önceki Erzurum’a biraz bakalım. Cuinet’in aktardığı verilere göre Erzurum’un nüfusu 382 bin 300 civarında. Şehirde Müslümanların yanı sıra Hristiyanlar, Yahudiler, Kıptiler ve yabancılar da yaşıyor. Kentin çok kültürlü yapısı dikkat çekiyor.
Eğitimde ise şehirde 100 medrese, bir öğretmen okulu, bir askeri okul, bir idadi, iki rüşdiye, bir kız ilkokulu ve 62 mahalle mektebi bulunuyor. Gayrimüslim topluluklara ait okullarda da binlerce öğrenci eğitim görüyor. Gregoryen okullarında 1.705, Katolik okullarında ise 330 öğrenci eğitim alıyor.
Bugün “eğitim kenti” demek için iki üniversite sayıyoruz. O gün ise yüzlerce eğitim kurumundan söz ediyoruz.
Peki ekonomi...
Erzurum’un ekonomisinin temelini o yıllarda da tarım ve hayvancılık oluşturuyor. Buğday üretimi 10 milyon şiniği aşarken, arpa üretimi yaklaşık 7 milyon şinik olarak kayıtlara geçmiş. (1 şinik 8 kg) Fasulye, mercimek, ceviz ve patates de önemli ürünler arasında.
Hayvancılık rakamları ise bugünün Erzurum’u açısından insanın yüzüne tokat gibi çarpıyor. Yaklaşık 288 bin sığır, 26 bin 500 at ve 1 milyon 100 bin küçükbaş hayvan…
Dahası, 123 bin arı kovanı bulunuyor. Yüz binlerce okka deri, yapağı ve tiftik üretiminden söz ediliyor.Yani şehir üretiyor, hem de ciddi anlamda.
Asıl dikkat çekici olan ise ihracat. O yıllarda Erzurum’un ihracatında hayvancılık ürünleri ilk sıralarda yer alıyor. Hayvan ihracatının değeri 13 milyon frank olarak gösteriliyor. Tahıl, ham deri, kürk ve pastırma da önemli ihracat kalemleri arasında. İthalatta ise pamuklu bez, yünlü ve ipekli kumaşlar başı çekiyor.
Petrol, cam, saat, kırtasiye ve kundura malzemeleri ise dışarıdan temin ediliyor.
Şimdi dönüp bugünün Erzurum’una bakalım.
Dün ihracat yapan şehir, bugün “hangi kalkınma başlığından yürüyelim?” diye tartışıyor. Dün üretim yapan şehir, bugün üretimin nasıl artırılacağını konuşuyor. Dün 1 milyonun üzerinde küçükbaş hayvana sahip şehir, bugün hayvancılığın içinde bulunduğu tabloyu tartışıyor.
Deri işini çoktan bırakmışız. Sanayi için “olmaz” diyoruz. Tarımda havlu atmışız. Hayvancılıkta eski gücümüzün çok gerisindeyiz.
Şehrin hafızasını kim sildi?
Bir düşünün, bu şehir neler üretmiş, neler satmış, neler almış,nasıl bir ticaret ağı kurmuş? Nasıl bir eğitim merkezi olmuş, nasıl bir kültür şehri olmuş?
Bize bırakılan şehir bu, biz ne yaptık? Şehrin hafızasını yavaş yavaş sildik. İş erbabını, girişimciyi, üreticiyi bir şekilde küstürdük. Gidenlerin arkasından baktık. Sonra yenileri de gitmeye devam etti.
226 yıl önce 382 bin 300 nüfustan söz edilen şehir, bugün 700 binler seviyesinde. Aradan geçen onca zamana rağmen nüfusunu artırmakta zorlanan bir kent haline gelmiş.
Suç taşta, toprakta değil, sorulması gereken soru başka. Bizi kim bu hale getirdi? Ve daha önemlisi, bize “Bu şehirden bir şey olmaz” nakaratını kim öğretti?
Gerçekçi olalım. Bizi bu hale getiren Erzurum’un taşı, toprağı, havası, suyu değil. Bizi bu hale getiren yine biziz. Şehrin hiçbir suçu yok, kusur, bu şehrin içinde yaşayan bizlerde.
Herkesin birbirinin kuyusunu kazdığı, kimsenin kimseyi sevmediği, herkesin sadece kendi aklını doğru kabul ettiği, “bir ben varım” anlayışının hakim olduğu bir toplumun bundan daha ileri gitmesi zaten kolay değil.
Bu şehir yeniden üretir mi? Yeniden ticaret merkezi olur mu? Yeniden bölgenin çekim merkezi haline gelir mi? Elbette olur, ama önce şu ezberi bozmak gerekiyor:
Bu şehirden bir şey olmaz!
Olur, hem de çok şey olur. Yeter ki biz isteyelim. Yeter ki birbirimizin ayağına basmak yerine birbirimizin elinden tutalım. Yeter ki bu şehrin geçmişini doğru okuyup geleceğini ona göre kurgulayalım.
Çünkü Erzurum’un sorunu potansiyelsizlik değil.
Sorun, potansiyelini kullanamamak.





HABERE YORUM KAT
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.